Gaziantep'in Medya27 Gazetesi

Gaziantep Üniversitesi iletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Dekan
Prof. Dr. M.EMRE KÖKSALAN

01 Haziran 2020

Korona virüsün Biz Eğitimcilere Düşündürdükleri

Ramazan Bayramını evlerimizde, sevdiklerimizden uzak, onlara bir arada olamadan yaşadık. Hiç öngörmediğimiz, hatta birisi daha önceden böyle bir şeyin başımıza geleceğini söyleseydi inanmayacağımız biçimde… Ancak hepimizin fakında olduğu üzere bunun çok geçerli bir nedeni var; Covid-19 salgını bizi hayatta kalmak ve diğer gündelik, alışkanlıklarımızı devam ettirmek arasında bir tercih yapma noktasına getirdi zira.

Ancak bu süreçte daha önce bildiğimiz ama çok da fakında olmadığımız ya da unuttuğumuz bize dair bazı gerçekleri de yeniden hatırladık sanki. Sevdiklerimizle yakından, dokunarak, sarılarak iletişim geçmeyi, sosyalleşmenin bizim için ne kadar vazgeçilmez olabileceğini bu izolasyon dönemleri bize “sert” bir biçimde gösterdi ve göstermeye de devam ediyor.

Bir yandan da gündelik alışkanlıkları ve rutinlerin ötesinde gereklilikleri de devam ettirmek noktasında ülkece ve toplumca hem kurumsal hem de kişisel olarak birçok yeni strateji de geliştirmek durumunda kaldık, bunların başında da sayısal ve mobil iletişim olanaklarının daha önce kullanılmadığı biçim ve yoğunlukta kullanılması geliyor elbette.

Bu noktada bir iletişim bilimci ve eğitimci olarak Covid-19 salgının bizlere neler getirdiğinden ve bunun toplum için daha iyi olanaklar sunup sunamayacağı üzerine birkaç kelam etmek istiyorum bu ilk yazımda; zira bu süreçte en çok etkilenen pratiklerden biri de şüphesiz ilköğretimden üniversiteye eğitim alanı oldu.

Bilindiği gibi, salgının resmi olarak başlangıcıyla birlikte ilk alınan önlemler tüm branş ve seviyelerde eğitim-öğretime önce ara verme, akabinde ise ilk ve orta öğretim için çevrimiçi EBA sistemi destekli televizyon üzerinden, üniversiteler için ise tamamen çevrimiçi olacak şekilde uzaktan eğitime geçilmesi oldu. Türkiye uzaktan eğitime yabancı olmayan bir ülke, zira 1980’lerin sonunda itibaren TRT desteğiyle Anadolu Üniversitesi Açık öğretim sistemini bu şekilde yürütmeye başlamıştı.

Son on-on beş yıllık dönemde ise çevrimiçi içerikler bu sistemin yerini alırken farklı üniversiteler de bu sürece dahil oldular. Son dönemlerde ise ağırlıklı olarak lisansüstü programlarla başlanan uzaktan eğitim faaliyetlerinin yine ülkenin farklı üniversitelerinde karşımıza çıktığını görüyoruz.  Ancak ne açık öğretim bütünlüklü bir uzaktan eğitim sistemi değildi ne de kısıtlı sayıdaki üniversitenin halihazırda açtığı uzaktan eğitim programları uzaktan eğitimin olanaklarını kullanabilmekte tam bir yetkinlik gösteriyordu.

Tam bu noktada, salgınla birlikte bütün üniversiteler ya önceden çok da ciddiye almadığı, ya da öncelikleri arasında görmediği çevrimiçi (online) uzaktan eğitim meselesini tabiri yerinde ise pimi çekilmiş bir bomba olarak kucağında buldu. Bu açıkça bir kriz durumuydu ve öğrencilerin mağdur olmaması için mutlaka bir çözüme de ihtiyaç vardı. İşte, bazen kriz dönemleri yeni fırsatlar doğurabilir değerli okurlar. Bu anlamda, önce YÖK’ün çevrimiçi eğitime geçilmesiyle ilgili kararı ve bunu takiben eden tüm üniversiteler adeta çevrimiçi eğitimi nasıl gerçekleştireceklerine dair bir “inovasyon” çabası içine hızla girmiş oldular.

Halihazırda bu tür bir eğitimi veren ve/veya altyapısı hazır olan üniversitelerse bu noktada çok çabuk reaksiyon gösterebildiler. Bunlardan içinde, belki de en hızlı ve etkin bir biçimde çevrimiçi uzaktan eğitime geçebilen üniversitelerden biri  de  Gaziantep Üniversitesi oldu. Uzaktan çevrimiçi eğitim kararı verildiği tarih olan 23 Mart itibariyle tüm fakülte ve programlarıyla üniversitemiz bünyesinde hazır bulunan uzaktan eğitim merkezinin sunduğu altyapıyı kullanarak uzaktan eğitime başlandı. Halen de neredeyse sorunsuz olarak bu eğitimi devam etmekte. Vize sınavları yüzde doksan beş öğrencinin çevrimiçi katılımıyla sorunsuz gerçekleşti, umuyoruz finalleri de Haziran ayında yine aynı şekilde tamamlayarak bu zor süreci de en az hasarla hatta bir çok açıdan da olumlu deneyim ve kazanımlarla kapatmış olacağız.

Peki bu süreçte gerçekten olumlu bir şeyler de kazandık mı? Evet yukarıda da ifade ettiğim gibi krizi fırsata çevirmek bazen mümkün olabiliyor. Bizler de her ne kadar sayısal teknolojilerle ve yen iletişim olanaklarıyla oldukça haşır neşir olsak da salgına kadar çevrimiçi eğitim, toplantı, sunum  gibi konulara çok da sıcak bakmıyorduk önceleri.

Uzaktan eğitim pek sıcak olmayan, öğrencilerle iletişimimizi kısıtlayacak bir olguydu bizim için. Evet, bunlardan bazıları halen de geçerli, özellikle sınıf içi  yüz yüze tartışma pratiği özellikle bizim gibi iletişim bilimi alanında çok önemli. Ancak kısa zamanda -sistemi kullanım alışkanlığımız da artıkça- gördük ki uzaktan eğitim derse katılan öğrencilerle tartışma, konuşma imkanını sunmanın yanı sıra, anında dosya paylaşımı, video vb. içerikleri izleme, kaynak yükleme, öğrencilerin çalışmalarını hep birlikte görüp anında düzenleme gibi sınıfta çok da sahip olamadığımız olanakları bize sunuyordu. Hatta farklı şehirlerde olan konuyla ilgili çok değerli akademisyenleri de evlerinden canlı derslerimize konuk olarak alabildik bu süreçte ki normal şartlarda çok zor gerçekleşebilecek bir durumdu bu.

Aslına bakarsanız değerli okurlar, bu imkanlar daha önce de elimizin altındaydı ama biz bunun ayırdında değilmişiz sadece. Bu salgın sürecinde gördük ki, daha önceden sahip olunan teknolojik olanaklar biraz da zorunluluklarının da etkisiyle hızla uygulamaya geçirildi ve böylece somut bir anlam kazanmış oldu. Öyle ki, örgün, yüz yüze eğitime geçtiğimizde dahi birçoğumuz bu olanakları ders içeriklerini zenginleştirmek için kullanmayı düşünüyoruz artık.

Ancak elbette her şey o kadar da toz pembe de değil. Hala geliştirilmesi gereken hususlar var.

Salgın ve evde kalma zorunluluğu bizi bu çevrimiçi iletişim biçimlerine bağlı kıldıkça, elimizin altında bilgisayar, tablet gibi araçların olmasının, hızlı, kesintisiz ve yüksek kotalı internet bağlantısına sahip olmanın ne kadar “hayati” olabileceğini açıkça gördük. Ne yazık ki ülkemizde herkes bu olanaklara eşit oranda sahip değil. İşte bu andan itibaren ülkemize düşen en önemli görev gerçek anlamda bir sayısal devrimi, özellikle de bu imkana sahip olmayanların sahip olmasını öncelleyerek başlatmak.

Hızlı ve ucuz internet ile birlikte temel düzeyde gerekli eğitim-öğretim faaliyetlerini yürütebilecek bilgisayar-tablet olanaklarından tüm öğrencileri faydalanabilir hale getirmek…Evet, çok kısa sürede olamayabilir bu ama doğru bir planlama ve toplumun, devletin tüm kurumlarının katkısıyla o kadar da uzun sayılmayacak süreçte de başarabiliriz bunu. Yeter ki, hep birlikte sayısal devrimin eğitim-öğretimdeki rolünü kavradığımız yerden daha da ileriye taşımayı gerçekten bir hedef olarak önümüze koyalım.


Captcha işaretlenmemiş.
Yazarın Diğer Yazıları
Korona virüsün Biz Eğitimcilere Düşündürdükleri

01 Haz 2020